Sayıklamalar… Sen desen ki bir dalgadır Ben derim ki bir ateş Bu yüzden ateş ve suyu Aynı kasede sunuyorum
İçinde hüzün olmazdı ya.Bir bir yazılmazdı ya.Nehirleri sonra gemileri ve ardından limanları yakmazdı ya.Bu hüzün sesinde durulmazdı ya.Yar.Yine de bahar.Yine de gece düşleri.Yine de muamma.Yar.İçinde sesin.Soluğunda ismin.Bakışında esişin.
Vurdum kıyısına denizlerin.Kumlar boşaldı ellerimden.Saatin dakikaları her biri bir kum zerresiyken ve kayarken avuçlarımın arasından,sana gelmek için atıldığım yollarda takılmak…Yar…Yine de baharı çizip,koynunda bir çocuğun cesareti ile atılmak kimsesizliğin fizan hecelerine,sana gelmek…Sana gelmek bütün çocukluğumu büyütmektir.Al hece hece bağrına.Sana çocukluğumun büyümeye hazır gülümseyişleriyle geliyorum.İçimde hercai düşler.Her baharı görünce yeniden açılan.Al.Bu sessizliğin sermestliği suyun azizliğinden içime akan nehirlerdendir.
Vardı da yoktu.Yoklukta varlıktı.İsimde bir giriş.Alfabede elif…Ve hüzün.Aşktı da hem gözlerin değmediği bir andı.Zamanlarda bir yıldı.Yıllardan bir asır.Sıcaktı.Gündü .Geceye yıldızdı.
… En çok da benim sancılarım Dökülün yerlere boncuk boncuk Saçılın gençliğimin anlarına Yankılansın sesleriniz. Mavi,yeşil,siyah, mor Renk alayları Dökülün etrafa Beyaz beyaz
Ey hüznümün noktalı bir-gülü! Sesim ol.Yüreğimin kavi duraklarında. Yankılansın her anışımda yüreğimin boşluğunda ismin….
Sevgili kayıp çocuklar sokaklarını arıyorlar eylüle cemre dokunan zamanlarında. Durup durup yakıyorum anlarımı.Aynaları m diz boyu siyahlık.Belki de bu yüzden dağınıktır saçlarım.Korkuyorum şimdi bahara dokunmaya.Eylü le çalıyorum renkleri.Sarı dan bir hüzne bürünüyor matemim.
Sevgili içimde cemreler yusuf diye atıyor.Yarımdan kırık bir ezgi.Uyanıyorum da ellerimde kalmış muştularım.Gizlenmiş liğin avareliğinde sabrım çatladı.Yoruldum ki bir eylül uyandı gözlerimde.Birikmiş bütün düşlerimi koşuyorum kaçarcasına geceden.Çatlası n istersen yüreğimden akan yaşım.
Ey hüznümün bir-gülü
Sana dua dua biriktim de öylece bekledim.Şimdi yüreğimin kavi parmaklı zindanlarında hercailerin açmasını bekliyorum.Ya gelip bahardır dersin.Ya da hazandır deyip gidişlerde kalırsın.
Tayy’lı Davud, bilinen adıyla Davud-i Tai Horasan asıllı bir tüccardır. Yıllarca işine bakar, alır, satar, takas yapar. Gün gelir iyice bir servet sahibi olur. O devirde bütün Bağdatlılar küçümsenemeyecek bir tedristen geçerler. O da bir çok büyük tanır, feyzli sohbetlere koşar. Kâh hadis ezberler, kâh notlar tutar. Her ne kadar kendini sıradan biri gibi görse de ilim sahibidir. Biliyor musunuz Bağdat’ta tuhaf bir adet vardır. Bazı fukara kadınlar cenazesi olan evlerin kokusunu aldılar mı, eteklerini tutup koşarlar. Dizlerini döverler, yakalarını yırtarlar, yanık yanık ağıtlar yakarlar. Cenaze sahibi onları savmak için elini cebine atar.
İşte günün birinde Davud-i Tai bir cenazeye rastlar. Gözyaşı tacirleri kendilerini paralayarak mirasçıların gözüne girmeye çalışırlar. Bunlardan biri sesine hüzünlü bir ton oturtur ve mısralar sıralamaya başlar. Üzüntüsü sahte lâkin cümleleri seçmedir. Hele “Hangi güzel yüz ki toprak olmadı, hangi güzel göz ki yere akmadı” beyti yok mu yüreğine işler. Bir anda dünyadan soğur ve genç, yaşlı, hasta, sağlam, fakir, zengin ayırmadan gelen ölümü düşünür olur. Artık kıymetli kaftanından, cins atından, mücevher kakmalı hançerinden, hatta o muhteşem evinden iğrenir. Öyle ya eğer bedeni toprak olacak ve gözü yere akacaksa bunlar niyedir, hem neye yarar? Sadece hesabını artırır, o kadar. Bu düşünceler içinde bocalarken ayakları yönünü bulur ve İmam-ı Azam’a koşar. Büyük veliye bir şey söylemeye gerek yoktur. Zira onlar biiznillah kalp okur ve halden anlarlar. Yüce imam ona iki tavsiyede bulunur. “Biiir ilmi bırakma, ikiii fazla konuşma!” Davud-i Tai’de öyle yapar. Bir taraftan İmam-ı Muhammed, İmam-ı Ebû Yûsuf, İmam-ı Züfer gibi zirvelerle birlikte fıkh mütalaa eder. Bir taraftan da İbrahim Ethem, Habib-i Acemî, Fudayl bin İyad, İbn-i Semmak, Habib-i Rai gibi gönül ehillerinden edep devşirir. Hele şu bir nefeste saydığımız büyüklere bakın. O devir Bağdat’ı böylesine mümbit bir ilim iklimidir işte. Davud-i Tai çok hocanın önünde diz çöker ama özlediklerine 12 imam’ın büyüklerinden Cafer-i Sadık Hazretleri’nin huzurunda kavuşur. Bu mübarek, Silsile-i aliyye denilen veliler zincirinin nadide bir halkasıdır. O bile korkuyorsa.. . İşte kendini aciz ve zavallı hissettiği günlerden birinde gönlünün gamını dağıtmak, teselli ve dua almak için Cafer-i Sadık Hazretlerine gider. “Ey Efendimizin mübarek torunu” der, “n’olur bu günahkâra nasihat edin.” -Ya Davud bu zavallı senin gibi bir zahide ne desin? -Aman efendim. Siz yüzü suyu hürmetine kâinatın yaratıldığı Muhammed Aleyhisselam’ın torunusunuz. Elbette bizden üstünsünüz. Eğer elimizden tutmazsanız halimiz nice olur? -Ya benim elimden kim tutsun? Kıyamet günü Efendimizin yakama yapışıp “Din-i İslâm’a niye lâyıkı ile hizmet etmedin” diye azarlamasından öyle korkuyorum ki... Bu görüşme Davud-i Tai’ye çok tesir eder. Öyle ya, eğer Peygamber Efendimiz’in şu güzide torunu bile hesap gününün dehşeti ile titriyorsa.. . Davud-i Tai tam 20 sene İmam-ı Azam Hazretleri’nin derslerine devam eder. Zamanla parmakla gösterilen bir âlim olur ki, pek çok ilimde mütehassıs, fıkhda ise müctehittir. Vaktin kıymeti... Mübârek kelimelerin bile hesabından çekinir. Ekmeğini suya doğrayıp yumuşatır ve cabucak yutar. Çiğnemekle kaybedeceği vakitleri zikr ve fikr ile ziynetlendirir. Ağza lezzet veren lokmalardan ve tene yakışan elbiselerden kaçar. Daima ölüme hazırlanır ve her an Azrail âleyhisselamı bekler. Zaman zaman ellerini açar ve “Ya Rabbi n’olur şu uykuyu gözlerimden gider” diye yalvarır. Davud-i Tai Hazretleri muhteşem servetini gözünü kırpmadan dağıtır. Sadece küçük bir miktarını çalıştırması için vekilharcına bırakır. Kimseye muhtaç olmaz ama zaman zaman harçlıksız kalır. Hatta bir keresinde taze hurma almaya niyetlenir ama parası çıkışmaz. Ne borç teklif eden olur, ne de “önemli değil, sonra getirirsin” diyen çıkar. Mübarek buna çok sevinir zira şu fani dünyada üç kuruşluk itibarı yoktur. Mübarek mescitten ayrılınca hemen evine koşar. “Hayrola, acelen ne?” diye soranlara kabir taşlarını gösterir “askercikleri bekletmeyelim” der, “gidip ruhlarına okuyalım” -Peki insanlardan niye kaçıyorsunuz? -Kusurlarımı söyleyen birini gösterin birlikte olayım. Onlar beni yüzüme karşı methediyor ve yanlışlarımı bile fazilet sanıyorlar. Kaçmayıp da ne yapayım? Yaşadığı gibi... Davud-i Tai Allah ve Resulünün sevgisi ile dolu olan gençlere kapısını ve gönlünü açar. Onlarla evladı gibi ilgilenir ki bunlar içinde Ahmed el Antâkî, Sa’dûn-ı Mecnûn ve Mâruf-i Kerhi gibi zirveler vardır. Mübareğin evi sade, kapısı kırık, duvarları çatlaktır. Yatağı hurma lifi, yastığı kerpiçtir. Ölüm hastalığına tutulduğunda havalar çok sıcaktır ve dayanılmayacak kadar ıstırabı vardır. Ziyaretine gelenlere “beni şu duvarın ardına gömün gitsin” der, “bırakın kimse bilmesin”. O münzevi yaşar ve yaşadığı gibi ölmek ister. O gece sabahlara kadar ibadet eder. Annesi “bu secde niye bu kadar uzadı?” diye dokununca oğlunun can verdiğini farkeder. Sevenleri onu rüyasında görürler. Güya yıllardır tutulduğu zindandan kurtulmuş, hürriyetine kavuşmuştur. Rüyayı yorumlaması için kapısını çalarlar ama nurlu naaşı ile karşılaşırlar.
Davud-i Tai Hazretleri diyor ki:
*Ölülerimiz bizi bekliyorlar ve ecelin acelesi var.* *Dünyaya düşkün olanlar ahireti hatırlayamazlar.* *İnsanlardan kaç ama cemaatle namazı kaçırma.* *Şu dünyada sadece gece ibadet edenlere imrendim.* alıntı
Dediklerine göre ay’ın hep tek yüzünü görürmüşüz. Arka yüzü bir türlü dünyaya çevrilmezmiş. Kaderi de ay gibi görüyor olmalıyız. Olanıyla biliyoruz kaderi. Olduğu kadarıyla görüyoruz. “Olmasaydı...”lar ay’ın arka yüzü gibi gözümüzden uzağa düşüyor. “Ya o kurşun bir santim sağdan geçseydi....” diye başladığımızda düşünmeye, hayalimizin eli ayağı zifiri karanlıkta birbirine dolaşıyor. “Olan olmuştur bir kere...” Kurşunun kalbine değdiği sevdiğimiz, bir kaç santimlik farkla, bir kaç saniyelik tevafukla bu dünyadan göçmüştür. Olan olmuştur ve nasibimize düşen de olmuş olandır. Hayatta bir kereliğine olan neyse odur; sonra dosya kapanır. Hayat, kurşunun “ah keşke...” dediğimiz yerin bir santim solundan akar. Kan da oradan akar, zaman da oradan akar. Zamanı geriye doğru alıp, kurşunu bir santim sağdan ve bir santim soldan koşturacak iki seçenekli bir hayatı yaşamamıza izin yok. Kanı da zamanı da geri akıtamayız. Bir sağa bir de sola doğru çatallanan iki tane kader yok; yazgının dal uçlarından bize düşenleri biliyoruz sadece. Olan olunca oluyor. Binlerce “keşke...”nin emzirdiği, milyonlarca yakıcı “ah!”ın özlediği “öbür türlü olsaydı”lar olmadan kalıyor, kuruntumuzun elinde boynu bükük, solgun bir çiçek gibi duruyor.
O solgun o yetim çiçeği yeniden tebessüme getirmek için neler neler yapmazdık değil mi? Gece gündüz toprağına varıp sulardık, yapraklarını neredeyse kirpiklerimizle okşardık. Yeter ki “böyle olan” değil de, “şöyle olsaydı...” diye özlediğimiz “öbür” kader tomurcuğu açıversin: “Kurşun atar damarın bir santimcik, sadece bir santimcik sağından geçseydi ya...Ya geç ateş edilseydi ya da bir kaç saniye önceden hareket etseydi kaza kurşunuyla vurulan. Çocuklarının renklerini beğenmediği bayramlıklarını değiştirmek için yeniden caddeye çıkan kadın, az önce geçseydi bombanın patladığı yerden ya da çocukları bayramlıklarını beğenmiş olsaydı. Kırmızı ışık 15 saniye geç sönseydi de, arabanın çarptığı çocuk çoktan kaldırıma çıkmış olsaydı. Kamyonun altına giren otomobildeki aile, üç dakika sonra çıksaydı mola yerinden ya... Annesi elinden daha sıkı tutsaydı Dilara’nın yahut komşusuna bıraksaydı. Şehit olan delikanlı bir sonraki celp döneminde askere gitseydi ya....”
O kadar çok ki “olsaydı...”larımız. O kadar çok “keşke çiçeği” var ki avuçlarımızda. O kadar yakıcı “ah!...”larımız var ki yüreğimizde.
Bir de şöyle düşünelim: Şimdilerde “keşke...”lerimizin ucunda özenle beslediğimiz ve süslediğimiz o “öbür türlü olsaydı”lar “bu türlü” olsaydı, onların “öbür türlü” değil de, “bu türlü” olduğunun ayırdında olacak mıydık? “Böyle” olmasaydı kader, “öyle olsaydı...”ların güzelliğini görebilecek miydik? Kaderin biricik çizgisi içinde olup bitenler sayesinde farkediyoruz öbür türlü olabilecekleri. .. Olan olmuş olmasa, “olsaydı”lara özlemimiz de olmayacaktı.
Söz gelimi, ardından ağladığımız, “şimdi burada olsa nelerimi vermezdim...” diye hayıflandığımız sevdiğimizin kaderi onu “şimdi burada” eylemiş olsaydı, onun şimdi burada olmasına vereceklerimiz bu kadar çok olur muydu? Böyle olmasaydı da öyle olsaydı, öyle olmasının böyle olmasının alternatifi olduğunu görebilir miydik? Hepimizin yüreğini yakan gül yüzlü Dilara rögar kapağından düşmemiş olsaydı, bizi bunca acıyla tanıştırmamış olsaydı, “aaa, şu kız değil mi rögar kapağından düşecekken düşmeyen kız” diye parmakla gösterebilecek miydik onu? Damatlığını almak için gittiği çarşıda bomba bir kaç dakika geç ya da bir kaç metre ötede patlasaydı, şimdi aramızda yaşayacak ve bugünlerde düğünü olacak delikanlıyı bunca önemseyebilir miydik?. İki yıl önce, Mekke’de, çocuklarına hediye almak için gittikleri dükkanın çökmesiyle bu dünyaya veda eden hemşire hanımlar, bir kaç dakika erken çıkmış olsaydı dükkandan, ne onları ne de çocuklarının mahzun yüzlerini hayâl bile edemeyecektik şimdilerde...
Böyle yaşıyoruz kaderi. Böyle biliyoruz. Böyle çekiyoruz acısını ve sancısını. “Öyle olsaydı..”ları da, böyle olduğu için söyleyebiliyoruz, özleyebiliyoruz. Öyleyse, şimdi sen sen ol, böyle olan kaderini sevmeyi öğren. Kurşunun göğsüne hiç uğramadığı sevdiğini bir daha kucakla. Bombanın hiç uğramadığı sokaklarda güle oynaya yürüyerek eve dönen çocuklarını daha çok sev. Bir kaç saniye sonra ya da önce geçseydi, sevdiklerinle birlikte altında kalabileceğin kamyonun şimdi karşı şeritte seyrediyor olmasına şükret. Her bir çocuğu çukura düşmekten son anda kurtarılmış bir çocuk sevinciyle seyret.
Şimdi, şu anda, “ah keşke böyle olsaydı” diye ağlayacakların şimdi senin için “böyle oluyor” da farkında değilsin. Ah, keşke, farkında olsaydın..
Sezai karakoc üniversite yillarinda sevdigi kiza bu siiri yazar..ve bir gün ders ortasinda kalkip onlarca kisinin önünde siiri kiza(monaroza) okur..ancak hic beklemedigi bir tepki alir..kiz onu asagilar..kösesine cekilir adam..okulunu bitirir..Elaziga yerlesir..ve yillar sonra kizla burda karsilasirlar..kiz evlenmistir..kocasinin tayini cikmistir buraya..o güne kadar hic konusmamistir kizla üniversiteden sonra..kiz siiri bir kere daha okumasini ister..Dayanamaz okur sevdigi kadina siiri tekrar..ve kiz bunalima girip intihar eder.. **** *** **** Mona Roza
Mona Roza, siyah güller, ak güller Geyvenin gülleri ve beyaz yatak Kanadı kırık kuş merhamet ister Ah, senin yüzünden kana batacak Mona Roza siyah güller ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa Mona Roza, bugün bende bir hal var Yağmur iğri iğri düşer toprağa Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek Mona Roza seni görmemeliyim Bir bakışın ölmem için yetecek Anla Mona Roza, ben öteliyim Açma pencereni perdeleri çek..
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi Bende çıkar güneş aydınlığa Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi Seni hatırlatıyor her zaman bana Zeytin agaçları söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar Ve vardır her vahşi çiçekte gurur Bir mumun ardında bekleyen rüzgar Işıksız ruhumu sallar da durur Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin ellerin ve parmakların Bir nar çiçegini eziyor gibi Ellerinden belli olur bir kadın Denizin dibinde geziyor gibi Ellerin ellerin ve parmakların
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona Saat on ikidir söndü lambalar Uyu da turnalar girsin rüyana Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Akşamları gelir incir kuşları Konar bahçenin incirlerine Kiminin rengi ak, kimisi sarı Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine Akşamları gelir incir kuşları
Ki be Mona Roza bulurum seni İncir kuşlarının bakışlarında Hayatla doldurur bu boş yelkeni O masum bakışlar su kenarında Ki be Mona Roza bulurum seni
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza Henüz dinlemedin benden türküler Benim aşkım sığmaz öyle her saza En güzel şarkıyı bir kurşun soyler Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Artık inan bana muhacir kızı Dinle ve kabul et itirafımı Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı Alev alev sardı her tarafımı Artik inan bana muhacir kızı
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak Meyvalar sabırla olgunlaşırmış Bir gün gözlerimin ta içine bak Anlarsın ölüler niçin yaşarmış Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Altın bilezikler o kokulu ten Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne Bir tüy ki can verir bir gülümsesen Bir tüy ki kapalı gece güne Altın bilezikler o kokulu ten
Mona Roza, siyah güller, ak güller Geyvenin gülleri ve beyaz yatak Kanadı kırık kuş merhamet ister Ah, senin yüzünden kana batacak Mona Roza siyah güller ak güller
Sezai Karakoç
**** *** **** Mona Rosa II-Ölüm ve Çerçeveler
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı; Garip bir yolculuk, tren ve Gülce. Bir hançer bölüyor, ah, rüyaları: Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı; Gece kar yağacak sabaha kadar. Toprakta et, kemik çıtırtıları... Yarı ölüleri bir korku tutar Değince bir taşa kafatasları. -Ölüler ki yalnız tırnakları var, Ve yalnız burkulmuş diz kapakları...-
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı; Açıyor elini göğe bir kadın. Uzuyor, uzuyor altın saçları Uğrunda ölünen güzel kızların...
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı; Esmer delikanlı, hatıra ve kan. Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları Sızıyor bir kapı aralığından; Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı; Çocuklara açar mağaraları Gün görmemiş kuşlar ve örümcekler. İlân-ı aşk eden dil balıkları Aşina suları çabuk terkeder..
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı; Bakıyor ateşe, küle böcekler. Köpekler parçalar kanaryaları, Mektupları bir boz ağaç kurdu yer. Baykuşlar ötüyor harabelerde; Yanıyor lâmbalar, hafif ve sarı. Bir kaza kurşunu bulur her yerde Süvarisiz şaha kalkan atları... Bir ruhun ışığı vardır göklerde, Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı; Ötüyor baykuşlar harabelerde.
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı; Titriyor yıldırım düşmüş gibi yer. Bekledi arzuyla karanlıkları Anneler, babalar, erkek kardeşler. Ta içinde duyar ani bir ağrı, Bir hüzün şarkısı tutturur gider Anneler, babalar, erkek kardeşler.
Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı; Her yatak dopdolu, bir yatak bomboş. Bir neşe şarkısı tutturur gider
Birinci, ikinci, üçüncü sarhoş; Kurşunlar sıkılır göklere doğru, Serçe yavruları yuvada titrer. Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı...
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı; İnce yelkenleri alıyor yeller. Titretir kalpleri ve bayrakları Gemiden toprağa uzanan eller. Lâmbalar yanıyor, hafif ve sarı, Bir yosun köküne hasret kalacak Gizli hazineler, su yılanları...
İnce yelkenleri alıyor yeller; Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı. Beyaz pelerinli hür tayfaları Kendine bağlıyor siyah kediler; Titriyor gönüller ve kara bayrak, Bir yosun köküne hasret kalacak Gemiden toprağa uzanan eller Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı.
Bir lâmba yanıyor, hafif ve sarı, Garip bir yolculuk, tren ve Gülce. Bölüyor bir hançer, ah, rüyaları: Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...
Sezai Karakoç
**** *** ****
Ve Monna Rosa
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi. Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara: Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi. Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara, Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun. Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü; Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun. Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti: Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun, Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...
Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa; Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar. Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa, İçine gül koyduğum tüfek ölmeye başlar. Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar. Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.
Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır Ve kediler her gece sürünür yastıklara. Denizleri bahtiyar eden günler kısalır; Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara, Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır. Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık! Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi. Sana da Monna Rosa, taş bebeği bıraktık. Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi. Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık; Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi... Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim; Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura. Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim, İtimat edeceğim şu belalı yağmura. Ruhumu bayrak yapıp ben teslim edeceğim Asılmış bir adamın iki eli yağmura. Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye. Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni Katıvermek sessizce söylenen bir türküye. Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya, Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.
Sana tavuskuşunun içime girdiğini Son, en son söz olarak söylemek istiyorum. İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu Son, en son söz olarak söylemek istiyorum. İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu, Bana da bir çift ak kanat kaldığını Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi. Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara: Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi. Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara, Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara... Sezai Karakoç
Sonra sustum...Suskunluğumdu artık konuşan hep durmadan..Vuslat vurgunu günlerimin hüzzam sevdalarına kulak verdi yine gönül;öylece kararsız ve yorgun...Derken bir ben kaldım tenhasında gecenin,bir de suskunluğum...